Eğitim & Kariyer

Bir Çocuğun Sırası Boşsa

Bir sınıfta otuz sıra varsa, o sınıfta otuz farklı hikâye vardır. Kimi öğrencinin çantası yeni alınmıştır, kimi öğrencinin defteri geçen yıldan kalmıştır. Biri okulun ilk gününü heyecanla be...

14.09.2026 - 07:39 7 dk'da okuyabilirsiniz.
Bir Çocuğun Sırası Boşsa
Zeynep DİRLİK
Zeynep DİRLİK
Erzurum Gastesi Köşe Yazarı Zeynep DİRLİK
Yazarın tüm yazılarını görüntüle

Bir sınıfta otuz sıra varsa, o sınıfta otuz farklı hikâye vardır. Kimi öğrencinin çantası yeni alınmıştır, kimi öğrencinin defteri geçen yıldan kalmıştır. Biri okulun ilk gününü heyecanla beklerken diğeri yeniden sınavların, ödevlerin ve beklentilerin başlayacağı düşüncesiyle kaygılanır. Bir çocuk için okul, arkadaşlarına kavuştuğu yerken başka bir çocuk için dışlanmanın, zorbalığın ya da yetersizlik duygusunu hissettiği yer olabilir. Ve bazı çocuklar içinse okul denen yer, hâlâ ulaşılması gereken güç bir hayaldir.

Eylül ayı geldiğinde takvim bize yalnızca yeni bir eğitim-öğretim yılını göstermiyor. Aynı zamanda çocukların eğitim hakkının ne kadar eşit, ne kadar güvenli ve ne kadar erişilebilir olduğunu yeniden düşünmemiz gereken bir dönemi başlatıyor.

Çünkü eğitim hakkı, yalnızca bir çocuğun okula kayıt yaptırabilmesi anlamına gelmiyor. Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'de eğitim, çocuğun temel haklarından biri olarak kabul ediliyor. Türkiye'de de eğitim hakkı anayasal güvence altındadır. Fakat hukukta bir hakkın var olması ile o hakkın hayatın içinde gerçekten kullanılabilmesi arasında her zaman aynı mesafe bulunmuyor.

Bir çocuğun okula gidebilmesi için yalnızca okul binasının kapısının açık olması yetmiyor. O çocuğun okula ulaşabilmesi, beslenebilmesi, gerekli eğitim materyallerine sahip olabilmesi, fiziksel ve psikolojik olarak güvende olması, engeli varsa uygun düzenlemelere erişebilmesi, ekonomik nedenlerle eğitimden kopmaması ve kendisini okulun bir parçası olarak hissedebilmesi gerekiyor.

Tam da burada “eğitimde fırsat eşitliği” kavramı önem kazanıyor.

Aynı sınıfta oturan iki çocuğun önündeki imkânlar aynı olmayabilir. Birinin evinde sessiz bir çalışma odası, interneti ve özel ders desteği ve destekleyici ebeveynleri varken diğerinin evinde ders çalışabileceği bir masa bile bulunmayabilir. Bir çocuk okuldan sonra sosyal ve kültürel faaliyetlere katılırken başka bir çocuk ailesinin ekonomik yükünü paylaşmak için çalışmak zorunda kalabilir. Bir başka çocuk ise savaş, göç, yoksulluk, engellilik, afet veya ayrımcılık nedeniyle eğitim sisteminden uzak kalabilir.

Bu nedenle çocukların okula devam ediyor olması, tek başına eğitim hakkının gerçekleştiğini göstermeye yetmez.

Üstelik dünyanın herhangi bir yerinde çocuk olmak, her zaman çocukluğun güvencesi altında olmak anlamına da gelmiyor.

Filistin'de savaşın gölgesinde büyüyen, Doğu Türkistan'da kimlik ve kültürel hakları konusunda baskılarla karşı karşıya olduğu bildirilen, dünyanın farklı coğrafyalarında çatışmaların ortasında kalan çocukları düşündüğümüzde okul kavramının ne kadar büyük bir anlam taşıdığını daha iyi anlayabiliriz. Bazı çocuklar yeni kalemlerinin rengini seçerken bazıları hayatta kalmanın yollarını öğreniyor. Bazıları okul servisinin gelmesini beklerken bazıları evlerinin, okullarının ve gelecek hayallerinin yıkıntıları arasında bir bomba daha gelmemesini umut ederek yaşamaya çalışıyor.

Bazı çocuklar artık okula dönemeyecek.

Savaşlarda, saldırılarda, yoksullukta, ihmallerde ve çeşitli şiddet biçimlerinde hayatını kaybeden çocukların ardından sınıflarda boş kalan sıralar yalnızca fiziksel bir eksikliği ifade etmiyor. O boşluk, bir çocuğun yarım kalan hayatını hatırlatıyor.

Türkiye'de ise çocukların eğitim hakkını konuşurken başka bir gerçeği de görmezden gelemeyiz: Okulun kendisinin güvenli olması gerekiyor.

Son yıllarda okullarda yaşanan saldırılar, şiddet olayları ve güvenlik sorunları bize eğitimin yalnızca akademik başarı üzerinden değerlendirilemeyeceğini gösteriyor. Çocuğun öğretmeninden, öğretmenin öğrencisinden, velinin okul çalışanından korktuğu ya da okul kapısından içeri girerken kendisini güvende hissetmediği bir eğitim ortamından söz ediyorsak, orada yalnızca disiplin problemini değil, daha geniş bir sosyal sorunu konuşmamız gerekmektedir.

Okul; çocuğun korkmayı öğrendiği değil, kendisini güvende hissettiği bir yer olmalıdır.

Bu nedenle okul güvenliği yalnızca kapıda bekleyen bir görevli veya kamera sistemi meselesi değildir. Psikolojik danışmanlık hizmetlerinden sosyal hizmet desteğine, akran zorbalığının önlenmesinden öğretmenlerin şiddetle mücadele konusunda desteklenmesine kadar çok boyutlu bir yaklaşım gerektirir. Çocukların davranışlarını yalnızca “yaramazlık” veya “disiplinsizlik” olarak değerlendirmek yerine, o davranışın arkasındaki sosyal ve psikolojik koşulları anlayabilmek gerekir.

Çünkü bazen sorun, çocuğun davranışından çok çocuğun yaşadığı dünyada onun çevresindedir.

Yeni eğitim yılına başlarken bir tarafta okula ilk kez adım atacak çocukların heyecanı var. Bir tarafta sınıfına, arkadaşlarına ve öğretmenine kavuşacak çocukların mutluluğu. Bir tarafta eğitim hayatına devam etmek için mücadele eden gençler, diğer tarafta ekonomik, sosyal veya coğrafi sebeplerle eğitimden kopma riski taşıyan çocuklar…

Bir tarafta da hiç okula başlayamayanlar.

Hiçbir çocuğun doğduğu coğrafya, ailesinin ekonomik durumu, savaşın ortasında doğmuş olması, engeli, göçmenliği veya içinde bulunduğu sosyal koşullar onun eğitim hakkının değerini azaltmamalı.

Çünkü eğitim yalnızca bilgi aktarma süreci değildir. Çocuğun kendisini tanımasına, dünyayı anlamasına, haklarını öğrenmesine ve geleceğini kurmasına imkân veren temel araçlardan biridir. Bir çocuğu eğitimden mahrum bırakmak, aslında onun yalnızca bugününü değil, yarınını da sınırlamaktır.

Bu yüzden okullar açılırken yalnızca “kaç öğrenci okula başlayacak?” diye sormak yetmez.
Belkide şunları sormamız gerekir:

Kaç çocuk okula güven içinde ulaşabilecek?

Kaç çocuk ekonomik nedenlerle eğitimden kopacak?

Kaç çocuk akran zorbalığına veya şiddete maruz kalacak?

Kaç çocuk engelleri nedeniyle eğitime eşit biçimde erişemeyecek?

Kaç çocuğun sırası, savaşlar ve şiddet nedeniyle boş kalacak?

Ve belki en önemlisi:

Kaç çocuğun eğitim hakkı kâğıt üzerinde var olacak ama hayatın içinde karşılığını bulamayacak?

Bir toplumun çocuklarına nasıl davrandığı, aslında kendi geleceğine nasıl davrandığını gösterir. Çocukların yalnızca sınav sonuçlarını, başarılarını ve notlarını konuştuğumuzda onların insan olduklarını unutma tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.

Oysa bir çocuğun bazen iyi bir nota değil, sıcak bir öğüne; bazen yeni bir kaleme değil, güvenli bir eve; bazen daha fazla ödeve değil, kendisini dinleyen bir ebeveyne ihtiyacı vardır.

Okullar açılıyor.

Kimi çocuk umutla sırasına oturacak, kimi çocuk korkusunu çantasına koyup sınıfa girecek. Kimi çocuk ilk kez “öğrenci” olacak, kimi çocuk ise eğitimden kopmamak için yeni bir mücadeleye başlayacak.

Ve dünyanın başka yerlerinde bazı çocuklar için zil hiç çalmayacak.

Bizim sorumluluğumuz, yalnızca kendi çocuklarımızın okula başlamasına sevinmek değil; eğitim hakkından mahrum bırakılan her çocuğun varlığını da hatırlamak.

Çünkü eğitim hakkı, çocuklara verilmiş bir lütuf değil, onların hakkıdır.

Ve bir çocuğun sırası boşsa, mesele yalnızca o sınıfın eksik olması değildir.

Bir toplumun vicdanında da bir yer boşalmıştır.

Diğer Yazılar

Tümünü Gör
Mehmet KIRMIZIBİBER

KARINCA ADIMLARI

Yazıyı Oku
Yazel Yüsra ÖZNALÇIN

İlham.

Yazıyı Oku
Nebi Emrah ŞENLİK

Bilgi Çağında Algı

Yazıyı Oku
Fuat ÇOMAKLI

Erzurum... Ele Sevirem ki Seni...Hele Bir Selam Sal...

Yazıyı Oku
Rüveyda SOLAKOĞLU

SAHİ YİTİRDİK Mİ TÜM UMUDUMUZU?

Yazıyı Oku
Muhammet ARSLAN

Temiz Çevre , Temiz Gelecek !

Yazıyı Oku