Doymuş Çocuklar, Acıkan Ruhlar
Geçenlerde bir okul koridorunda yürürken düşündüm: Şimdiki çocuklar mı biraz merhametsiz, yoksa bizler mi onları hayatın hakikatinden uzak bir illüzyonun içinde büyütüyoruz?
Her anne babanın ortak bir sevdası var artık: “Ben çekmedim, çocuğum çekmesin.” Onları hep bir varlık, hep bir konfor alanı içinde büyütme telaşındayız. Amansız bir gayretle, kimsenin onları üzmeyeceğine, her istediğe anında ulaşabileceklerine inandırarak yetiştiriyoruz. Evin ortasına kurduğumuz o yapay cennette, hiçbir istekleri cevapsız kalmıyor. Ama tam da bu noktada gözden kaçırdığımız bir felaket başlıyor: Hayattan hiçbir beklentisi, hiçbir heyecanı kalmayan çocuk, nasıl bir ruh haline bürünür?
Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, insanın haz ilkesinden gerçeklik ilkesine geçiş yapması gerektiğini söyler. Yani çocuk, hayatın sadece kendi isteklerinden ibaret olmadığını, sınırların, engellerin ve arzuyu ertelemenin varlığını öğrendiğinde olgunlaşır. Fransız düşünür Jean Baudrillard ise günümüz insanının durumunu "tüketim toplumunda doyuma ulaşmanın getirdiği anlamsızlık" ile açıklar. İstediği her şeye zahmetsizce ulaşan birey için artık hiçbir şeyin değeri kalmaz.
Bizler çocuklarımızın her ihtiyacını daha onlar talep etmeden önüne koyarak, aslında onların arzulama yetisini, hayatla bağ kurma arzusunu elinden alıyoruz. Doyurulmuş bedenler içinde içten içe çöken, hissizleşen, neye üzülüp neye sevineceğini bilemeyen ruhlar yetiştiriyoruz.
Dışarıdan bakıldığında her şeyi tam, kurslardan kurslara koşan, en iyi imkânlara sahip çocuklar görüyoruz. Aileler, “Her şeyi yaptık, mükemmel bir çocuk büyütüyoruz” huzuruyla arkasına yaslanıyor. Oysa arkasına yaslanan o anne baba, aslında çocuğunun en büyük düşmanı haline geldiğini fark edemiyor. Çocuğun hayatını, onun adına her zorluğu üstlenerek, ona üzülme ve düşme hakkı tanımayarak fark etmeden mahvediyoruz.
Merhamet de tıpkı bir kas gibidir; başkasının acısını hissettikçe, zorluğu gördükçe ve kendi sınırlarıyla yüzleştikçe gelişir. Hiç fırtına görmemiş bir fidanın derin kökler salamayacağı gibi, hiçbir engelle karşılaşmamış bir çocuk da merhameti ve hayatın gerçek anlamını öğrenemez.
Belki de artık onları korumaktan vazgeçip, yaşamın kendisine teslim etmemiz gerekiyordur. Çünkü çocukları düşmekten korumaya çalışırken, yürümeyi öğrenmelerine engel oluyoruz.
