Erzurum'da sokak hayvanlarının
beslenmesine ilişkin alınan kararı görünce benim zihnimde de koskoca bir soru işareti belirdi.
"Merhamete kelepçe vurulduğunu
da ilk defa görüyorum."
İnsanlık tarihi boyunca yasaklar, kurallar, cezalar gördük. Fakat bir canlıya bir kap su, bir avuç mama vermenin önüne set çekilmesi insanın içine bambaşka bir ağırlık bırakıyor.
Hele ki Erzurum gibi kışın ayazıyla, dondurucu soğuklarıyla mücadele eden bir şehirde...
Sokakta yaşam savaşı veren bir
can düşünün.
Kar yağarken sığınacak sıcak bir
evi yok.
Ayaz çöktüğünde üzerine örteceği bir
battaniyesi yok.
Acıktığında buzdolabının
kapağını açamıyor.
Susadığında musluğu çeviremiyor.
Ve bütün bunlara rağmen
yaşamaya çalışıyor.
Sonra bir insan geliyor.
Elinde küçücük bir mama kabı...
Belki bir kap su...
Belki de cebinden ayırdığı birkaç
liralık mama.
Bazen insan olmanın bütün hikâyesi, tam da bu küçücük davranışın içinde saklıdır.
Çünkü aç bir hayvana yardım ederken onun bize ne vereceğini düşünmeyiz.
Bize teşekkür edip etmeyeceğini, bizi hatırlayıp hatırlamayacağını hesaplamayız.
Sadece aç olduğunu görürüz.
Ve elimizde ne varsa paylaşırız.
Merhametin güzelliği de tam olarak burada değil midir? Karşılıksız oluşunda...
Elbette sokak hayvanları meselesi göz ardı edilemez. insan güvenliği, toplumsal düzen, kontrolsüz çoğalma, çevre ve hayvanların refahı gibi pek çok başlık var. Bunların hepsi konuşulmalı ve elbette çözüm üretilmeli.
Fakat çözüm ararken, meselenin en temel tarafını da unutmamak gerekiyor:
Karşımızdakiler yalnızca bir
"sorun" değil, canlı.
Korkuyorlar.
Korkuyorlar.
Acıkıyorlar.
Üşüyorlar.
Canları yanıyor.
Ve seviyorlar.
Bir hayvanın karnını doyurmakla
sokak hayvanları sorununu çözmek aynı şey değildir. Fakat bir hayvanın aç kalmasını önlemek de başlı başına insani bir sorumluluktur.
Eğer sokak hayvanlarıyla ilgili daha
sağlıklı bir düzen kurulacaksa bunun
yolu; kısırlaştırmadan rehabilitasyona, tedaviden sahiplendirmeye, yeterli bakım imkânlarından düzenli ve kontrollü beslenme alanlarına kadar uzanan kapsamlı çözümlerden geçebilir.
Çünkü açlığı yasaklamak, açlığı ortadan kaldırmaz.
Bir canlının ihtiyaçlarını görmezden
gelmek, o ihtiyacı yok etmez.
Ve insanların merhamet etme isteğini
tamamen susturmak, toplumun vicdanını da susturmaz.
Bazen bir insanın yapabileceği en
büyük iyilik dünyayı değiştirmek değildir.
Bir kedinin önüne mama koymaktır.
Bir köpeğe su vermektir.
Soğukta titreyen bir canlının başını okşamaktır.
Bir canlının o gününü biraz olsun kolaylaştırmaktır.
Bunu küçümsememek gerekir.
Çünkü merhamet büyük cümlelerle
değil, çoğu zaman küçücük davranışlarla yaşar.
Bir kap su kadar küçük.
Bir avuç mama kadar sade.
Ama insanlığımız kadar büyük...
İnsanı insan yapan en temel
değerlerden biri de çaresiz olana el uzatabilmesidir.
Bu yüzden mesele yalnızca sokakta
yaşayan hayvanların meselesi değildir.
Aynı zamanda nasıl bir toplum olmak
istediğimizin de meselesidir.
Bir şehirde insanlar sokaktaki bir
canlıya yardım etmekten korkuyorsa, orada yalnızca hayvanların değil, insanların da vicdanı yara alır.
Çözüm elbette olmalı.
Ama çözüm, merhameti ortadan kaldırmadan bulunmalı.
Yasakların yerine aklı, öfkenin yerine sağduyuyu, çaresizliğin yerine kalıcı çözümleri koymalıyız.
Çünkü bir şehir yalnızca binaları, yolları ve kaldırımlarıyla şehir değildir.
O şehirde yaşayanların birbirine, doğaya ve kendisinden daha savunmasız canlılara nasıl davrandığı da o şehrin ruhudur.
Ve ben hâlâ aynı cümlenin
ağırlığında kalıyorum:
"Merhamete kelepçe vurulduğunu
da ilk defa görüyorum."
Umarım o kelepçenin anahtarını yine
merhametin kendisi bulur.
Çünkü bazı canlıların bizden istediği
çok fazla değil.
Ne büyük bir hayat...
Ne büyük bir dünya...
Sadece yaşayabilecek kadar iyilik.
Ve son olarak söylemek isterim ki;
Koca memlekete hepimiz sığdık.
Bağırışımızla, çağırışımızla, korna sesimizle, havai fişek sesimizle, silah sesimizle...
Kalabalıklarımızla sokakları
doldurduk, kendimize yer açtık. Ama Allah'ın dilsiz kullarını sığdıramadık.
Onlar bizden büyük şeyler istemedi.
Bir kap su, bir avuç mama, soğuktan korunabilecekleri küçücük bir köşe….
Konuşamadılar diye ihtiyaçları olmadı
sanıldı. Oysa susmak, acıkmamak değildi. Sessizlik, acı çekmemek değildi.
Belki de mesele, onların bu şehre sığıp sığmaması değil; bizim vicdanımıza sığıp sığmadıklarıdır.
Ve insan, vicdanına sığdıramadığı hiçbir canlıya gerçekten merhamet etmiş sayılmaz.

Yazel Yüsra ÖZNALÇIN