Genel

ÖNLÜKTEN ÇELİK YELEĞE

Karnesi yıldızlarla dolu, parmakla gösterilen o "üstün başarılı" çocuklardan olmadım hiç. Ama şükür ki evine mahcubiyet taşıyan, ailesinin başını öne eğen bir öğrenci de olmadım.Öğretmenleri...

28.09.2026 - 14:29 4 dk'da okuyabilirsiniz.
ÖNLÜKTEN ÇELİK YELEĞE
Yazel Yüsra ÖZNALÇIN
Yazel Yüsra ÖZNALÇIN
Erzurum Gastesi Köşe Yazarı Yazel Yüsra ÖZNALÇIN
Yazarın tüm yazılarını görüntüle

Karnesi yıldızlarla dolu, parmakla gösterilen o "üstün başarılı" çocuklardan olmadım hiç. Ama şükür ki evine mahcubiyet taşıyan, ailesinin başını öne eğen bir öğrenci de olmadım.
Öğretmenlerim elime her zaman
yüksek notların mührünü vurmadılar belki. Fakat bana her baktıklarında gözlerinin içindeki o samimi tebessümü de hiç eksik etmediler. O bir çift gülen gözdeki şefkati, dünyanın bütün takdir belgelerine değişmedim.
İlkokulum, ortaokulum, lisem...
Zaman aktı gitti. Sıralar, sınıflar değişti; binalar eskidi. Fakat ben
öğretmenlerimi yüreğimden hiç indirmedim. Çünkü annem bana okulun dört duvardan ibaret bir bina değil, sığınılacak sıcak bir yuva olduğunu öğretmişti.
Edebi de merhameti de önce evimde soludum. Ailem bana insanın gerçek başarısının karnesindeki rakamlarda değil, bir başkasının kalbine nasıl dokunduğunda saklı olduğunu aşıladı.
Evet, odamın duvarlarını kâğıttan unvanlarla donatmadım. Ama samimiyetimle çıktığım kürsülerim, dürüstlükle kurduğum cümlelerim ve kimseyi incitmemeye gayret eden hürmetkar bir yüreğim oldu.
Sokaklardan eve girmezdim ama hiçbir zaman "sokak çocuğu" da
olmadım. Ben sadece doyasıya, özgürce çocuktum.
Dizlerimin kabuğu kanardı belki ama
ruhum hep berraktı.
Aileme hiç küsmedim, isyan etmedim. Büyürken bana uçsuz bucaksız bir özgürlük alanı tanındı; fakat ben o özgürlüğün içinde haddimi, hududumu ve bir başkasının sınırına saygı duymayı öğrendim.
Sonra ben de büyüdüm.
Birilerinin öğretmeni, rehberi oldum.
Ailemden ve hocalarımdan ne
gördüysem, öğrencilerimin kulağına da onu fısıldadım. Bir çocuğun korkarak değil, sığınarak okula gitmesi için çabaladım. Okulların şiddetle değil; kitapla, kalemle, şen şakrak kahkahalarla ve şefkatle anılması gerektiğine inandım.
Çünkü okul dediğimiz yer, bir çocuğun hayata hazırlanırken kendisini en güvende hissetmesi gereken mabettir.
Fakat bugün geldiğimiz noktada, içimizi acıtan o karanlık soru takılıyor aklımıza:
Çocuklarımızı okula gönderirken
çantalarına kalem mi koyacağız, yoksa göğüslerine çelik yelek mi giydireceğiz?
Bir zamanlar okul çantalarımızda
defterler, boya kalemleri, beslenme kutuları olurdu. Önlüğümüzü giyer, yakamızı takar, heyecanla zilin çalmasını beklerdik.
Şimdi ise okul kapılarında güvenlik
önlemlerinden, kilitli kapılardan, silahlı tehditlerden söz ediyoruz.
Bir çocuğun okul yolunda taşıması gereken en ağır yük, çantasındaki matematik kitabı olmalıydı. Bir öğretmenin sınıfa girerken düşündüğü tek mesele, öğrencisine hangi yeni dünyayı anlatacağı olmalıydı.
"Acaba bugün başımıza bir şey
gelir mi?" endişesi değil.
Bir çocuğun korkusu sınav sorusu
olmalıydı; kurşun değil.
Bir öğretmenin telaşı dersin süresi olmalıydı; sınıf kapısından içeri bir şiddetin girip girmeyeceği değil.
Bugün bir karıncayı bile incitmekten
çekinen bir vicdana sahipsem, bunda ailemin bana verdiği
karşılıksız sevginin, öğretmenlerimin gösterdiği o karşılıksız şefkatin payı büyük.
Ben okulda sevgiyi öğrendim.
Saygıyı, paylaşmayı, affetmeyi öğrendim.
Şimdi bizler, çocuklarımıza tam da bunları öğrenebilecekleri, korkusuz okullar bırakmak zorundayız.
Çünkü bir toplumun istikbalı, çocuklarının sınıflarda ne kadar güvende olduğuyla başlar.
Okulların güvenliğini sağlamak, elbette kapıya bir güvenlik görevlisi koymaktan ibaret değildir. Şiddetin kaynağına, silaha erişimin kolaylığına, psikolojik destek mekanizmalarına ve çocukları kuşatan şiddet kültürüne hep birlikte neşter vurmak gerekir.
Ama şu gerçeği de artık halının altına süpüremeyiz:
Çocukların okula giderken korkması
normal değildir. Öğretmenlerin sınıfa girerken kendilerini tehdit altında hissetmesi normal değildir.
Okul kelimesinin şiddetle aynı
cümlede geçmesi normal değildir. Ben hâlâ okul denince tebeşir kokan
sınıfları, ahşap sıraları, neşeyle çalan zil sesini ve öğretmenimin gözlerindeki o sıcak tebessümü hatırlamak istiyorum.
Çocuklarımız da öyle hatırlasın...
Onların çocukluk albümlerinde kolalı önlükleri, neşeli gülücükleri olsun; çelik yeleklerin gölgesi değil.
Köklerim olan aileme minnetle, dallarıma ışık olan öğretmenlerime hürmetle..
Ve bugün bütün çocuklar için tek bir
dileğim var:
Okullarımız yeniden çocukların
korkmadan, coşkuyla büyüdüğü yuvalar olsun.

Diğer Yazılar

Tümünü Gör
Mine Aras Nalkıran

GÖRÜNMEZ OLMADAN ÖNCE

Yazıyı Oku
Ayşe Ferda KARAOĞLU

AYRICA, BALKABAĞI CADI OLAMAYACAK KADAR TATLI

Yazıyı Oku
Fuat ÇOMAKLI

Hazanın Muhteşem Vedası

Yazıyı Oku
Meryem YARAR

Bir Kase Yoğurt, Bir Ömür Sancı

Yazıyı Oku
Ahmet Aydemir

Hoca Ahmet Yesevi ve Çay kültürü

Yazıyı Oku
Sefa ÇİÇEK

Romantizmden Reelpolitiğe: Kardeşlik Söyleminin Sınırları

Yazıyı Oku