Topkapı Sarayı’nı hep çok merak ediyordum. Bildiğim kadarıyla Osmanlı Devleti’nin tarihi geçmişinde çok önemli bir yerdeydi ama gidip görünce, duvarlarına elimi dokundurunca, avlusunda sesim yankılanınca ona daha büyük anlamlar yükledim.
O görkemli, ihtişamlı kapıdan içeri girer girmez kendimi 2026 yılının Eylül ayından Fatih Sultan Mehmet’in, Yavuz Sultan Selim’in, Kanuni Sultan Süleyman’ın ve nice padişahın, Haseki Sultanların, Valide Sultanların yaşadığı yıllara ışınlanmış gibi hissettim. Adım attığım her basamakta, araladığım her kapıda, başımı kaldırıp hayranlıkla baktığım her kubbede; Osmanlı’nın 400 yıl boyunca idare merkezi ve padişahların resmi ikametgâhı olan bu tarihi yapıda zamanı geriye sardım.
Fatih Sultan Mehmet tarafından 1460-1478 yılları arasında yaptırılan saray; İstanbul Boğazı, Haliç ve Marmara Denizi’ne hâkim Tarihi Yarımada’daki Sarayburnu tepesinde yer alıyor. Tek bir büyük blok yerine; avlular, köşkler, daireler ve bahçelerden oluşan mütevazı ve fonksiyonel bir külliye düzenine sahiptir. Toplamda 4 ana avludan oluşur. İnsan her avluda başka bir hayranlıkla seyre dalıyor. Devlet işlerinin yürütüldüğü Divan-ı Hümayun (Kubbealtı), padişahın özel yaşam alanı olan Harem, devlet adamı yetiştiren Enderun ve kutsal emanetlerin korunduğu Mukaddes Emanetler Dairesi sarayın en önemli kısımlarıdır.
Mısır Seferi sonrası Yavuz Sultan Selim tarafından kutsal emanetler saraya getirilmiş ve yüzyıllarca manevi huzurunu sarayda yaşatmaya devam etmiştir. Kutsal emanetlerin sergilendiği köşkte bir zamanlar padişahların kahve içtiğini; devlet için, ailesi için mühim düşüncelere daldığını, çocuklarının gülüşlerine şahit olduğunu biliyor musunuz?
Yavuz Sultan Selim’in, Mısır Seferi’nden sonra kutsal emanetleri getirip başucundaki dolaba koydurduğunu biliyor musunuz?
Bugün o kutsal emanetler içinde Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ayak izi, Sakal-ı Şerifi, Hz. Musa’nın (a.s.) asası, Hz. İbrahim’in (a.s.) taş tenceresi, peygamberlerin kabir örtüleri, Hacer-ül Esved'in son altın mahfazası, Hz. Muhammed (s.a.v.) tarafından Ka’b bin Züheyr’e hediye edilen Hırka-i Saâdet, Hz. Fatıma’nın (r.a.) hırkası, Hz. Davud’un (a.s.) kılıcı ve niceleri var. Topkapı Sarayı içinde muhafaza edilen bu kutsal emanetler; huzuru arayan, maneviyatını yükseltmek isteyen herkesin gitmesi gereken ilk yer. Aradığını bulmamak imkânsız.
Sarayın her kapısı ayrı bir hikâye olur. Çünkü her kapının ardında yüzyıllar boyunca yaşanmış binlerce anı var. Mutfaklar, helvahane, kilerler, hamamlar, köşkler... Hepsi yaşanmışlıkların yansıması. Ama bir yer var ki oraya girince elinde nakışı, dilinde zikri, gönlünde bekleyişleri olan Osmanlı kadınını seyrediyorsunuz. Arapça "korunan, yasaklanan, mahrem" anlamına gelen Harem; padişahın ailesiyle birlikte yaşadığı özel ev alanı ve aynı zamanda son derece disiplinli bir saray okuludur. Harem kapısından içeri girdiğinizde koca bir şehrin kapısını aralamış oluyorsunuz. Kanuni Sultan Süleyman ve eşi Hürrem Sultan döneminde kademeli olarak Topkapı Sarayı’na taşınan Harem’de; nice şehzadelerin, sultanların gülüşleri, ağlayışları avluda yankılanmış. Nice Haseki Sultanlar kendilerine ait dairelerde Boğaz manzarasının ihtişamında kahvesini yudumlamış, nice Valide Sultanlar sefere çıkan şehzadelerinin ardından dualar etmiş.
Hürrem Sultan’ın, Hafsa Sultan’ın, Kösem Sultan’ın ve nice Osmanlı kadınefendisinin yaşadığı Harem’i görmek için bu kapıları aralamak lazım.
Sarayın her köşesi için binlerce cümle kurulur. Taşına, duvarına, işlemeli fincanına, kilerine, dolabına, kaftanına, kılıcına, ağacına, bahçesine, ihtişamına, manzarasına ve daha sayamadığım birçok özelliğine yazılacak çok cümle var ama bu satırlar bize yetmez.
Görülmeyen çok kapı var elbette. Sarayın gizemini, derinlerde saklanan hikâyelerini ve Osmanlı Devleti’nden bizlere miras kalan geçmişi anlamak için görmeye değer bir yer burası.
Bu kapı öyle bir kapı ki içinde çok kilit, duvarlarında çok gürültü var. Duyabilene çok şey anlatıyor, görebilene çok şey gösteriyor.
Yüreğinizi geçmişinize kör ve sağır olmaktan koruyun.
