Gezi & Keşif

NAZENDE BİR YOLCULUK

NAZENDE BİR YOLCULUKErzurum’un sonbaharın da Çanakkale’nin gün batımına uzanan bir dostluk bir vefa yol hikâyesi…Erzurum’un puslu, seri soğuk bir sabahında düşüyorum yola. Palandöken’in heyb...

11.10.2026 - 02:20 5 dk'da okuyabilirsiniz.
NAZENDE BİR YOLCULUK
Fuat ÇOMAKLI
Fuat ÇOMAKLI
Erzurum Gastesi Köşe Yazarı Fuat ÇOMAKLI
Yazarın tüm yazılarını görüntüle

NAZENDE BİR YOLCULUK

Erzurum’un sonbaharın da Çanakkale’nin gün batımına uzanan bir dostluk bir vefa yol hikâyesi…

Erzurum’un puslu, seri soğuk bir sabahında düşüyorum yola. Palandöken’in heybetli silueti ve ovanın uçsuz bucaksız düzlükleri geride kalırken şehrin hatıralarını da yanıma alıyorum. Bozkırın sarıya çalan renkleri penceremden akıp giderken içimde uzak bir mavilik büyüyor: Çanakkale…

Sivas’ta bir gece konakladıktan sonra ertesi gün Yüksek Hızlı Tren’le Ankara’ya doğru yol alıyorum. Pencereden Anadolu’yu seyrediyor, her kilometrede dostlara ve özlediğim bir menzile biraz daha yaklaşıyorum.

Ankara’da akşam, şehrin gürültüsünden uzakta, huzurlu bir hobi bahçesinde dostlarla buluşuyoruz. Odun ateşinde ağır ağır dönen çağ kebabının kokusu sofraya yayılıyor; hatıralar, tebessümler ve memleket özlemi birbirine karışıyor. Derken sazın telleri dile geliyor. Bir Azerbaycanlı sanatçının yorumuyla Erzurum Çarşı Pazar, ....Sarı Gelin yükseliyor geceye. Türküler bazen söze sığmayan hasreti anlatır; uzakları yakın, gönülleri bir eder. Erzurum kokuyor bizim olduğumuz yerde

Muhabbet koyu, katran karası gece de yıldızlar bizlere ulaşmak istiyor...güzel oldu Ankara gecesi dostlarla…

Sabah erkenden yola koyuluyoruz. Polatlı civarından geçerken sohbetimiz Millî Mücadele’ye uzanıyor; bir zamanlar Ankara’ya kadar yaklaşan top seslerini, bu vatanın hangi fedakârlıklarla korunduğunu hatırlıyoruz. Yol, böylece yalnızca şehirleri değil, tarihin birbirine bağladığı hatıraları da önümüze seriyor.

Nihayet Çanakkale’ye ulaşıyoruz.Araba vuruburu ile karşıya geciyiruz.Denize Gökçeada ya bakan çam ağaçlarının gölgesinde denize sıfır çadırımızı kuruyoruz. Toprak kokusu, ağaçların ferahlığı ve kıyıdan gelen iyotlu esinti birbirine karışıyor. Karşımızda deniz, gün ışığında gümüşî bir örtü gibi uzanıyor; ufukta Gökçeada’nın silueti beliriyor. Burada zaman yavaşlıyor. Yolun yorgunluğu, dost sohbetlerinin neşesi ve türkülerin bıraktığı ince hüzün, yerini derin bir sükûnete bırakıyor.

Fakat Çanakkale’de tabiatın güzelliğine dalıp gitmek mümkün değil. Bu kıyıların sessizliğinde tarihin de bir sesi var. Zihnim, Zığındere’nin bağrındaki Sargıyeri Şehitliği’ne yöneliyor. Bir zamanlar yaralı Mehmetçiklerin şifa beklediği, nice canın daha yarası sarılamadan şehadete yürüdüğü bu topraklarda insanın içi burkuluyor.Ve biz saygı ile adım adım rehberimizke gezmeye başlıyoruz.

Dün gece dostlarla dinlediğimiz Sarı Gelin yeniden düşüyor aklıma. Ankara’da gönülleri buluşturan o ezgi, burada yarım kalmış hayatların hüznüne karışıyor. Kaç genç, köyündeki çeşmeyi; kaç asker, annesinin yüzünü son kez hatırlayarak gözlerini kapattı? Cevabını bilemediğim sorularla toprağa bakıyorum. Her karışında bir hatıra, her sessizliğinde bir emanet saklı.

Akşam yaklaşırken güneş, Gökçeada’nın ardına doğru ağır ağır çekiliyor. Gökyüzü turuncudan kehribara dönüyor; ışık, suyun üzerinde ince bir yol bırakıyor. Ağaçların arasında, çadırımın yanı başında durup bu manzarayı seyrediyorum. Güneşin son ışıkları silinirken insanın içine hem bir huzur hem de tarifsiz bir hüzün doluyor. Hazan, yalnızca yapraklarda değil, gönülde de yaşanıyor.

Seyit Onbaşı, vatan sevgisi ve olağanüstü bir güçle devasa top mermilerini tek başına ....
Yaptığı atışla, dönemin en güçlü İngiliz zırhlılarından biri olan HMS Ocean gemisini dümen donanımından vurarak batmasına neden oluyor.

İçimden o unutulmaz ses yükseliyor:

“Dur yolcu! Bastığın yerleri toprak diyerek geçme…”

Bu sözler, geçmişten bugüne uzanan bir emanet gibi yüreğime dokunuyor. Çanakkale’nin kıymeti yalnızca kazanılmış bir zaferde değil; o zafer uğruna feda edilen gençliklerde, yarım kalan hayallerde ve milletçe gösterilen eşsiz fedakârlıkta saklı.

Gün batıyor. Bir yanımda Ankara’daki dostların sıcaklığı, diğer yanımda şehitlerin aziz hatırası… Erzurum bana köklerimi, Ankara dostluğun kıymetini, Çanakkale ise vefanın büyüklüğünü hatırlatıyor.

Anlıyorum ki bazı yolculuklar varılan yerde bitmez. İnsan bazen uzaklara gitmek için yola çıkar; sonunda kendine, dostlarına ve vatanına biraz daha yaklaşır.

Dilimde Sarı Gelin’in son sedası, karşımda Çanakkale’nin gün batımı…

Deniz susuyor, ağaçlar dinliyor. İçimden tek bir cümle geçiyor: Cennettir benim vatanım.

Diğer Yazılar

Tümünü Gör
Mine Aras Nalkıran

GÖRÜNMEZ OLMADAN ÖNCE

Yazıyı Oku
Ayşe Ferda KARAOĞLU

AYRICA, BALKABAĞI CADI OLAMAYACAK KADAR TATLI

Yazıyı Oku
Fuat ÇOMAKLI

Hazanın Muhteşem Vedası

Yazıyı Oku
Meryem YARAR

Bir Kase Yoğurt, Bir Ömür Sancı

Yazıyı Oku
Ahmet Aydemir

Hoca Ahmet Yesevi ve Çay kültürü

Yazıyı Oku
Sefa ÇİÇEK

Romantizmden Reelpolitiğe: Kardeşlik Söyleminin Sınırları

Yazıyı Oku