Bazen bir insanın en temel hakkı, en masum tercihi; bir zihniyetin, bir sistemin veya bir kuralın duvarlarına çarparak tuzla buz olur. Dünyanın neresinde olursa olsun —ister yanı başımızdaki Azerbaycan’da, ister kilometrelerce ötede bir Avrupa ülkesinde— bir kadının inancı, kıyafeti veya başındaki örtü yüzünden engellerle karşılaşması, sadece o kadının değil, hepimizin ortak vicdan yarasıdır.İnsan onuru dediğimiz şey, bir kalıba sığdırılamayacak kadar yücedir. Bir kadının başını örtme ya da örtmeme kararı, kendi ruhuyla, inancıyla ve varlığıyla kurduğu en mahrem bağdır. Bu bağı zorlamaya çalışmak, bir insanın ruhuna müdahale etmektir. Ne yazık ki tarih boyunca ve günümüzde, kadınların ne giyeceği, nasıl yaşayacağı, nerede duracağı hep başkalarının karar verdiği bir tartışma alanı haline getirildi.Oysa mesele son derece basittir: Özgürlük, sadece bizim gibi düşünenler veya bizim gibi yaşayanlar için geçerli bir ayrıcalık değildir. Özgürlük; kendimizden farklı olanın hakkını, kendi hakkımız gibi savunabildiğimizde anlam kazanır. Bir genç kızın eğitim hakkı, bir kadının çalışma arzusu veya toplumda var olma çabası; başındaki bir kumaş parçasıyla sınanamaz, sınırlanamaz.Sınırların, siyasetin ve kuralların ötesinde bir evrensel gerçek var: İnsan, inancıyla ve fikirleriyle özgür olduğu sürece insandır. Bir coğrafyada bir insanın inancı yüzünden kalbi kırılıyorsa, o kırık ses diğer coğrafyalarda da yankılanmalıdır.Coğrafyalar değişir, rejimler veya kurallar değişir; fakat adalet ve vicdan duygusu zamansızdır. Birbirimizin tercihlerine saygı duymayı, biçimlere takılmadan kalbe ve niyete bakmayı öğrendiğimiz gün; gerçek anlamda özgür bir dünyayı inşa etmiş olacağız. Çünkü adalet, baskının bittiği ve herkesin kendi olduğu gibi kabul edildiği yerde başlar.

Halime BİNGÖL