Erzurum Gastesi Köşe Yazarı
Halime BİNGÖL
Vitrini Kırmak
📅 29.01.2026 - 16:33
Vitrini Kırmak
Valla ne yalan söyleyeyim, bazen şu etrafıma, şu insanların hallerine baktıkça gerçekten içim şişiyor, daralıyorum. Her yer vitrin olmuş arkadaş, her yer bir sahte gösteriş dünyası... Öyle bir yaşıyoruz ki sanki hepimiz zorla bir katalog çekimine sokulmuşuz; bir an bile yüzümüz düşse, azıcık modumuz kaçsa ya da ne bileyim üzerimize bir leke bulaşsa her şey mahvolacakmış gibi bir kasıntı var üzerimizde. Sosyal medyayı zaten biliyorsun, hiç girmeyeyim o mevzuya bile; herkesin kahvesi bol köpüklü, herkesin gezdiği yerler muazzam, herkes acayip başarılı... Ama o ekran kararınca, telefonu masaya fırlatıp bıraktığımızda hepimiz o kendi içimizdeki, o bitmek bilmeyen eksiklik hissiyle baş başa kalıyoruz aslında. Kimse de demiyor ki "Ya bugün de çok mutsuzum be abi" veya "Yine batırdım, yine elime yüzüme bulaştırdım her şeyi." Hep bir maske, hep bir "iyiyim" deme derdi... Yazık değil mi bize?
Bizi en çok bitiren, en çok tüketen ne biliyor musun? Hep bir şeylere yetişme, hep "en iyisi" olma zorunluluğu. Bir işe niyetleniyoruz mesela, daha Bismillah demeden "Acaba millet ne der, rezil olur muyum, başkası benden daha mı havalı yapar?" diye düşünmekten o güzelim hevesimiz kursağımızda kalıyor, sönüp gidiyoruz resmen. Mükemmel olmaya çalışmak aslında bizi yavaş yavaş çürütüyor, valla ruhunu teslim ediyor insan ama farkında bile değiliz. Hata yapmaktan, yanlış bir kelime etmekten, hatta bazen sadece "sıradan" biri gibi görünmekten ödümüz kopuyor artık.
Ama bir durup düşününce; ya hu arkadaş, insanı insan yapan o hatalar, o sakarlıklar değil mi zaten? Yani Allah bizi her şeyi saati saatine, hatasız bir makine gibi yapalım diye yaratmadı ki. Biz robot değiliz, bilgisayar programı değiliz; etten kemikten, bir sürü duygusu olan, canı yanan, bazen de fena saçmalayan varlıklarız işte. Bazen düşeceğiz, bazen dizimiz kanayacak, bazen de elimize aldığımız işi yüzümüze gözümüze bulaştıracağız. Ve işin en güzel tarafı ne biliyor musun; bu çok normal, hatta dünyanın en insanca şeyi. Bir yemeği yakmak, bir sınavdan çakmak ya da ne bileyim, en sevdiğin arkadaşına karşı yanlışlıkla kırıcı bir cümle kurmak seni "kötü" biri yapmaz, sadece "insan" olduğunu hatırlatır sana.
Şu dışarıya karşı kurduğumuz, o göz boyayan parlak vitrini bir vursak kırsak aslında hepimiz derin bir "oh be" çekeceğiz, acayip hafifleyeceğiz. Kimseye bir şey kanıtlamak zorunda olmadığımızı bir anlasak, o omuzlarımızdaki koca dağlar devrilip gidecek zaten. En samimi anlar, o hani tadına doyum olmayan, sabahı bulan o uzun muhabbetler hep o "mükemmel olma" maskesi düştüğünde çıkıyor ortaya. Kusurlarımızı saklamaya çalışırken aslında kendimizi, o canım karakterimizi gömüyoruz; bizi asıl içten içe yiyip bitiren şey de bu "mış gibi" yapma hali işte.
Yani demem o ki be canım, boş ver mükemmel olmayı falan, valla değmez, billahi değmez. Bırak biraz eksik kalalım, biraz dağınık olsun evimiz barkımız, üstümüz başımız. Önemli olan o vitrinin ne kadar parladığı değil, o camın arkasında gerçekten nefes alan, kalbi küt küt atan, bazen hıçkıra hıçkıra ağlayan bazen de kahkahasıyla ortalığı inleten gerçek bir insanın olması. Zaten bizi biz yapan o çatlaklar, o kırık yerler değil mi? Işık en çok oralardan sızıp giriyor içeriye. Kendine bu kadar yüklenme, bu kadar hırpalama o güzel canını. Olduğun halinle, o tüm hatalarınla ve eksiklerinle inan bana gayet yeterlisin, hatta böyle çok daha samimisin, çok daha güzelsin.
Sefa ÇİÇEK