Bazıları Daha Eşit
“Herkes eşittir ama bazıları daha eşittir.”
Bu cümle artık sadece bir edebiyat alıntısı değil; dünyanın çocuklara karşı işlediği büyük çifte standardın kısa bir özeti.
Bir yanda bombaların altında büyüyen çocuklar var. Açlığı bir duygu değil, bedenlerinde sürekli yankılanan bir gerçeklik olarak tanıyorlar. Oyuncak nedir bilmeden, geceyi sağ çıkıp çıkamayacaklarının hesabıyla kapatıyorlar. Bir lokma ekmek, bir yudum su, bir gün daha yaşamak… Hayalleri bu kadar sade, bu kadar çıplak.
Diğer yanda ise fazlalık içinde boğulan çocuklar var. Açlık değil, doyumsuzluk öğretiliyor onlara. Sahip olduklarıyla yetinmeyi değil, daha fazlasını istemeyi öğreniyorlar. Bir oyuncağı kırıldığında yenisi geliyor, bir isteği geciktiğinde kriz başlıyor. Hayat, onların etrafında dönmesi gereken bir sahne gibi sunuluyor. Sınır koyulmayan, hayır denmeyen, her talebi “hak” sanılan bir çocukluk…
Ve biz bu iki uç arasında utanmadan “eşitlik” kelimesini kullanıyoruz.
Savaşın ortasındaki çocuk, hayatta kalabildiği için şükretmeyi öğrenirken; güvenli evlerde büyüyen çocuk, neden daha iyisini hak etmediğini sorguluyor. Biri sessizleşiyor, diğeri gürültü çıkarıyor. Biri yokluğa uyum sağlıyor, diğeri varlığa hükmetmeyi normal sanıyor. Ve ikisi de aslında başka türden bir ihmalin kurbanı.
Çünkü aç bırakılan çocuk nasıl ki bedeninden çalınmış bir hayat yaşıyorsa, doyumsuzlukla büyütülen çocuk da ruhundan çalınmış bir hayat yaşıyor. Her istediği yapılan çocuk mutlu olmaz; sadece tahammülsüz olur. Empati öğrenmez, çünkü hiç mahrum kalmamıştır. Paylaşmayı bilmez, çünkü hiçbir şeyin kıymetini öğrenmemiştir. Dünyanın onun etrafında dönmediği ilk anda büyük bir boşluğa düşer.
Ama asıl çarpıcı olan şudur:
Dünyadaki adaletsizliği yaratanlar, çoğu zaman açlıkla sınanan çocuklar değil; doyumsuzlukla büyütülenlerdir. Çünkü aç kalan çocuk hayatta kalmayı ister, şımarık yetiştirilen çocuk ise dünyayı ister. Yetmez, daha fazlasını ister. Ve bu “daha fazlası” genellikle başkasının payıdır.
Biz çocuklara sadece ne verdiğimizle değil, ne öğretmediğimizle de zarar veriyoruz. Savaş bölgelerinde çocuklara yaşam hakkı verilmezken, güvenli coğrafyalarda çocuklara sınır hakkı verilmiyor. Biri yoklukla eziliyor, diğeri ölçüsüzlükle çarpılıyor. Ve her ikisi de insanlığın vicdanına yazılmış bir utanç olarak büyüyor.
“Herkes eşit” demek kolay. Zor olan, eşitliği gerçekten çocukların hayatına indirmek. Bir çocuğun açlıktan ölmediği, diğerinin ise fazlalık yüzünden ruhen çürütülmediği bir dünya kurmak. Çünkü mesele sadece kimin daha az yediği değil; kimin daha çok görmezden gelindiğidir.
Belki de artık şu soruyu sormalıyız:
Biz çocukları mı yetiştiriyoruz, yoksa yarının adaletsizliğini mi?
Çünkü bazı çocuklar açlıktan büyüyemezken, bazıları da açgözlülükten insan olmayı öğrenemiyor. Ve evet, bu dünyada herkes eşit deniyor…
Ama bazı çocuklar, baştan “daha eşit” doğuyor.