Bazı şehirler taşına, sokağına bakarak tam olarak anlaşılamaz. Onların ruhunu asıl ortaya koyan, o şehirdeki insanların birbirine nasıl davrandığıdır. Erzurum da bu tanımın tam karşılığı olan bir yer.
Eskiden Erzurum’da bir dükkân sabah sadece kepenklerini açarak işe başlamazdı. Önce niyet edilir, ardından bir dua edilirdi. Bu, Ahilik Teşkilatı’nın bir geleneğiydi. Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan bu eşsiz sistem, ticareti yalnızca bir alım-satım meselesi olarak görmezdi. Esnafın ahlakını, sabrını ve vicdanını da bu işin ayrılmaz bir parçası sayardı.
Örneğin, “siftah” dediğimiz olay... Bir esnaf, günün ilk satışını yaptıktan sonra ikinci müşteriyi gönül rahatlığıyla komşusuna yönlendirebilirdi. Çünkü burada mesele daha çok kazanmak değil; herkesin birlikte kazanabilmesiydi. Bugün "rekabet" dediğimiz kavramın tam tersi, o dönemlerde dayanışma ve paylaşma ön plandaydı. "Ben kazandım, sen de kazan" diyebilecek bir insani anlayış hakimdi.
Erzurum çarşılarının ruhunda bu kültür uzun yıllar boyunca yaşamaya devam etti. Hatta hâlâ bazı dükkânlara uğradığınızda o sıcak ifadeyi duyabilirsiniz: “Siftah senden, bereket Allah’tan.” Ama bu yalnızca bir söz değil; bir dünya görüşü, bir yaşam felsefesiydi.
Zamanla birçok şey değişti. Alışveriş hızlandı, insanlar daha aceleci bir hale geldi ve kazanç her şeyin önüne geçti. Ancak unutulmaması gereken bir gerçek var: Bazı değerler kaybolduğunda yalnızca bir gelenek yok olmaz; aynı zamanda bir şehrin kimliğinden de bir şeyler eksilir.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormanın tam vakti: "Biz sadece kazanmayı mı öğreniyoruz, yoksa doğru yoldan kazanmayı mı?" Çünkü bir şehri ayakta tutan şey, ne kadar büyük binalara sahip olduğu değil, onun vicdanıdır.
Ve Erzurum, vaktiyle bunu en iyi bilen şehirlerden biriydi.
