Hazanın Muhteşem Vedası
Ekim, ömrünün son yapraklarını döküp gitti...Dağların ve yorgun ormanların bağrına hazanın o büyülü mührü vuruluyor. İki aydır yeryüzüne nakşedilen renkler, şimdi muhteşem bir vedanın son nağmelerine dönüşüyor. Tabiat, kışın kurşuni gölgesi ufukta belirmeden önce, avuçlarında kalan son renkleri cömertçe yeryüzüne saçıyor. Altın sarısı kızılın, narçiçeği erguvanın, bakır tonları solgun yeşilin kucağında buluşuyor. Sanki görünmez bir ressam, ayrılığın en güzel tablosunu çizmek için son kez fırçasını dağların yamaçlarında gezdiriyor.
Dağların mağrur omuzlarından vadilerin derinliklerine süzülen renkler, taşın ve kayanın sessizliği içinde bambaşka bir ihtişam kazanıyor. Sarp kayalıkların griliğine karşı parlayan ağaçlar, yamaçlara serilmiş kadife bir halıyı andırıyor. Kimi dallar altın kandiller gibi ışıldıyor, kimi yapraklar kızıl bir hatıranın son kıvılcımını taşıyor. Bahardan kalma bir tebessüm gibi yeşilliğini koruyan küçük çayırlar ise bu büyük renk şöleninin sessiz seyircileri olarak uzanıyor toprağın üzerinde.
Bir yanda göğe doğru yükselen heybetli kayalıklar, diğer yanda vadilerin koynuna sığınmış rengârenk ormanlar… Aralarında dolaşan rüzgâr, dalların kulağına ayrılığın kadim türküsünü fısıldıyor. Dalından kopan her yaprak, havada kısa bir an asılı kalıyor sanki; gitmeden önce son bir kez doğduğu dala, gölgesinde büyüdüğü toprağa, birlikte savrulduğu rüzgâra bakıyor. Sonra usulca yere süzülüyor. Her düşüşte biraz ömür, biraz hatıra, biraz da avuçlarımızdan sessizce kayıp giden zaman saklı.
Hazan, yalnızca yaprakların sararıp döküldüğü bir mevsim değil; tabiatın kendi içine çekildiği, insanın da ruhunu dinlemeye koyulduğu derin bir tefekkür mevsimi. Dökülen yapraklar, bize her güzelliğin bir gün solacağını hatırlatırken, bu sona eşlik eden ihtişam başka bir hakikati fısıldıyor: Bazen en güzel vedalar, en çok eksildiğimizi sandığımız zamanlarda yaşanır. Çünkü tabiat, ayrılığın da kendine has bir güzelliği olduğunu her sonbahar yeniden anlatır.
Ne var ki dağların doruklarında kışın serin ayak sesleri duyulmaya başladı bile. Sabahların ayazı keskinleşiyor, rüzgârın nefesi soğuyor. Birazdan altın sarısı yaprakların yerini kırağı, renk cümbüşünün yerini beyaz bir sessizlik alacak. Ormanlar karın altında dinlenmeye çekilirken dağlar, beyaz örtülerine bürünüp yeni bir mevsimin ağırbaşlı heybetini kuşanacak. Hazan ise bütün ihtişamına rağmen tacını kışa devredecek.
Ve şimdi, kasım'ın ilk günlerinde, dağların bağrına vurulan o rengârenk mühür yavaş yavaş silinirken tabiat, son sözünü yapraklarla söylüyor. Her sarı yaprakta bir hatıra, her kızıl dalda bir ayrılık, her sessiz vadide derin bir hikmet saklı.
Hazan gidiyor…
Ardında altın renkli yamaçlar, kızıl ormanlar, yapraklarla örtülmüş patikalar ve insanın içine işleyen bir sükûnet bırakıyor. Giderken ne bir kapıyı çarpıyor ne de ardına bakmadan uzaklaşıyor; son ışıklarını dağların omuzlarına, son renklerini ormanların bağrına emanet ediyor.
Ve insan anlıyor ki bazı güzellikler, tam da biteceklerini hissettirdikleri anda en görkemli hâllerine bürünürler.
Hazan, sen yalnızca bir mevsim değilsin; sararan yaprakların arasında ömrü, ayrılığın içinde vefayı, sessizliğin derinliğinde hayatın hikmetini anlatan muhteşem bir şiirsin. Şimdi git… Kışın beyaz örtüsü yeryüzünü sarmadan önce, bu son renklerini kalbimize emanet et.
